Sinan'ın Yeri

Bu siteye ulaştıysanız muhtemelen görmenizi istediğim birkaç yazı var demektir.

Geleceğin ressamı

Emre’nin geleceğin en başarılı karikatürist adaylarından bir tanesi olduğu, o henüz küçücükken belli olmuştu. Eline aldığı boya kalemi ile kağıtlara, masalara ve duvarlara çizdiği resimler bunun kanıtıydı. Seçtiği herhangi bir renk ile serbest çalışma tekniği kullanarak yaptığı eserler aile eşrafı tarafından sevinçle karşılanmış: “Ay Metin, kesin ressam olacak bu çocuk. Baksana daha üç yaşında ne kadar da yaratıcı ve güzel şeyler çiziyor.” denilerek pohpohlanmıştı. Bu süreç ilkokulda da devam etti. Resim derslerinde aldığı 5’ler, onu da gaza getirmiş, sınıftaki bütün arkadaşları astronot, doktor, öğretmen ya da sınırsız abur-cubur yemek için bakkal olmak istiyorken, o bohem yaşam tarzını seçmiş ve ressam olmak istediğini söylemişti.

Tabi, Emre’nin ailesinin düşünceleri süreklilik göstermiyordu, Emre’nin liseye geçeceği yıl güzel sanatlar lisesine hazırlanmasına karşı çıkmışlar ve onu yaşadıkları yerin iyi dershanelerinden birine göndermişlerdi. Emre bu işe biraz bozulmuş olsa da, yakın arkadaşlarıyla aynı dershaneye gitme fikri ona da çekici gelmiş ve ailesine başkaldırmak yerine küçük homurdanmalarla sınırlandırmıştı kendisini. Sınav sonuçları açıklandığında yine de ilk tercihini güzel sanatlar lisesinden yana kullanmak istemiş, ancak puanı Anadolu Lisesine yetebileceği için, ailesi onun gidebileceği en düzgün okula gitmesi gerektiği ve resim yapmaya hobi olarak devam etmesinin daha iyi olacağı konusunda hemfikir olmuştu. Emre, kendi geleceği hakkında zerre söz sahibi olamamasına çatlak, yeni ergen sesiyle haklı tepkiler gösterse de, ailesi bir hafta içinde azalarak biteceğini bildikleri bu tepkilere çok aldırmamışlardı. Lisede hobisinden ayrı kalmamak için seçmeli ders olarak beden eğitimi yerine resim dersini seçmişti ve sınıfında bu alanda çok fazla rakibi yoktu. Her dersin sonunda büyük bir hevesle “Hocam nasıl olmuş?” diyerek yaptığı resmi gösteriyor ve hocası tarafından “çok güzel olmuş, aferin Emre.” şeklinde güven verici bir tepki alıyordu. Fark etmediği şey ise, hocasının amacının resim alanında bir dahi yetiştirmek değil; emekliliğe kadar sorunsuz bir şekilde memuriyetine devam etmek  ve her dersi 45 dakika sonra içeceği çay ve sigaranın hayaliyle geçirmek olduğuydu. Bu yüzden hocası ilgisizce geçiştirdiği Emre’nin resim alanında egosunun gün geçtikçe arttığının farkında değildi. Fark etseydi de, muhtemelen çocuğun hevesi kırılmasın diye onu bozmazdı. Lise 2’den sonra resim dersi okulda açılmadığı için, Emre resim çizmeye daha az vakit ayırabiliyoduı ve aslında bu alanda yaptığı tek şey, Sıkıcı derslerde defter kenarlarına uçlu kalemle çizdiği karikatürlerdi. Arada bir aldığı mizah dergileri sayesinde, çizdiği mimiksiz ve tekdüze karakterlere bir de balon ve espri eklemeye başlamıştı ve sınıfındaki bir kızın “Emre, çok güzal çızıyorsun, çok da komik. Ay nerden buluyosun böyle şeyleri?” demesi, onu gelecekte hiç değilse karikatürist olması için cesaretlendiriyordu. Üniversite sınavı gelip çattığında, Emre’lerin evinde yeniden çatlak sesli bir ergenin yükselen sesi duyuluyordu ve ailesi bir meslek sahibi olmanın daha önemli olduğunu, bu işlerin para kazandırmadığını; ancak isterse kendisini eğitim almadan da geliştirip karikatür işini hobi olarak yapabileceğini sert bir dille belirtmişlerdi. Lisenin son üç senesi dershaneye gitmeye devam etmiş olan Emre, iyi sayılabiliecek bir puan almış ve şehir dışında, ailesinin dediği gibi “meslek sahibi” olabileceği bir bölüme girmişti.  Artık ailesinden ayrıydı ve kendisi gibi amatör çizerlerin olduğu gruba katılmıştı. Şimdiye kadar sosyal medyada yayımladığı tam 10 tane karikatür vardı ve bu karikatürler arkadaşları tarafından like’lanmış, üzerine espriler yapılmıştı. Bu işi derslerinin yanında hobi olarak yapabileceğine kendini de inandırmıştı. Ayrıca belli de olmazdı. Belki gelecekte işini bırakıp sadece çizerlikle uğraşabilirdi. İdolleri arasında bunun örneklerine rastlanıyordu.

Emre’nin aklına uzun zamandır hiçbir fikir gelmiyordu ve en son yayımladığı karikatürün üzerinden tam 8 ay geçmişti. Yine, “Belki bu sefer bir şeyler çıkarırım.” umuduyla masaya oturup önüne bir A4 koydu, kağıtla 5 dakika kadar bakıştı, çizmeye çalıştığı şeylerden bir şey çıkmadığını görüp canı sıkıldı ve bilgisayardan bir oyun açtı. Doğru düzgün espri de bulamıyordu zaten, zaman harcamaya gerek yoktu. Gece yatarken beyninin neden onu bu kadar boşladığına hayıflandı, İlham perisinin bir gün elbet döneceğini umuyordu. Ve artık bir şeyler yapması gerekiyordu.

Okul dönüşü büyük ve içinde ilginç sayılabilecek birçok ürün barındıran üniversite kırtasiyelerinden birine girdi. Onu heyecanlandıracak, yeniden çizmesini sağlayacak bir şeyler arıyordu. Ancak; ne  karizmatik görünen pahalı kalemler ilgisini çekiyordu, ne de güzel kapaklı kalın sayfalı defterler… Çocuklar için hazırlanmış olan reyona geldiğinde ona neyin ilham getireceğini bulmuştu: Oyun hamuru! Bir çok renkte olan oyun hamurlarını gördüğünde çocukluğunu hatırladı. Ona ilkokulda kızan tek öğretmeni el işi dersi hocasıydı. Güzel resim çizebiliyor olmasına rağmen el becerileri oldukça zayıftı ve o zamanlar yapması istenen halıları, makromeleri, heykelleri baştan savma ve beceriksizce yapıyordu. Konu üçüncü boyut olunca çuvallıyordu. Ama şimdi işin içine zekasını da katarak çok güzel şeyler yapabileceğini ve bunun ona vereceği sınırsız ilhamı düşünüyordu. Bir dergide, reklamcıların ve bu tarz sanatla uğraşan kişilerin masalarında oyun hamuru bulundurduğunu ve tıkandıkları zaman bu hamurlarla serbest çalışmalar yaparak çok güzel fikirler bulduklarını okumuştu. Ünlü oyun hamuru markalarını çok pahalı bulup, yerli markalardan bir tanesini tercih etti. Sonuç olarak ilham gelmesi için çok da para harcamaya gerek yoktu. Hevesle eve geldi. Birkaç haftadır dağınık olan masasını toparlardı, temizledi ve köşeye temiz bir kağıt çıkardı. İlham geldiği taktirde onu bekletmek veya kaçırmak istemezdi. Kutuyu eline aldı, kapağını açtı ve ters çevirdi. Hamur “löps” sesiyle masaya düştü. Ucuz hamurun kolayca kurumaması için çok fazla yağ kullanmışlardı ve değdiği her yerde yapışkan bir iz bırakıyordu. Bunun moralini bozmasına izin vermeyecekti tabi. Önce hamuru yuvarladı. sonra üzerine bastırıp yassılaştırdı, sonra eline aldığı kalemi oklava gibi kullanarak iyice açtı. Bu bir işe yaramıyordu. Hamurun şeklini bozup aklına ilk gelen şeyi yapacaktı. bir süre uğraştı ve aklına gelen tek şey “pipi” oldu. “hehe” diye güldü. Sonra hamuru tekrar bozup biraz daha oynadı. Ortaya ilham verici bir şey çıkmayınca “Neyse daha sonra tekrar denerim.” diyerek hamuru bir köşeye bıraktı ve bilgisayarını açtı. Gece yatağa girdiğinde, aslında lego alsa ne kadar da yaratıcı şeyler çıkarabileceğını düşündü. Uykuya daldı. masada bıraktığı hamur, 3 gün sonra kuruyacaktı.

Emre, şu anda 32 yaşında bir beyaz yakalı, tek amacı emekliliği gelene kadar kariyerinde olabildiğince yükselmek ve arada plazanın balkonuna çıkıp sigara ve çay içmek.  Arada bir arkadaş ortamında eskiden çok güzel şeyler çizdiğini ve imkan verilmediği için bir hobisinin olmadığından, istediği mesleği yapamadığından dem vuruyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: